Bir Sabit: Toplum!

“Bir centilmen olmak için üç jenerasyon gerekir.”

William Makepeace Thackeray (1811-1863)

‘Sadece Yürürken Olan Şeyler’ podcast serisinde yürümek kavramının evrimsel, biyolojik ve en önemlisi zihinsel anlamını irdelerken bir yol hikayesi de oluşuyor yavaş yavaş. Bu akışın merkezi insan. ‘İnsan Olmak’ kavramının temellerini eşeliyorum, yürüdüğümüz için insan olmaya başladığımızı ve modern insan olmak için yürümekte evrimleştiğimizi düşünüyorum.

Postürümüzün gelişmesi, omurların dikleşmesi, bacakların uzaması evrim sürecinde bizim zihinsel gelişimimizle paralel ilerledi. Gülmeye, sonra konuşmaya ve en son yazmaya başlayana kadar her şey yolundaymış. Belki telepati ile daha derin ve saf bir iletişime doğru evrim sürecini devam ettirecekken tanımlanamayan bir homo sapiens mağara duvarına bir çizik atmak istemiş ve yazma serüveni başlamış.

Her şey ondan sonra hızlı ve karışık ilerliyor.

İlkel muhasebe, şikayetler, gezi güncesi, tarih notları, olanı biteni not alarak gelmişiz bugüne. Arada tunç çağı, demir derken, orta çağ felaket, yakın çağda modernleşeceğiz inadı, ihtilaller, Ford, kapitalizm, Hitler, atom bombası, savaşlar, petrol, pandemi, Trump.

Hadi yürüyelim!

Yazının İcadı

Socrates, Platon ile Phaidros diyaloğunda yazının insan belleğini tembelleştirdiğini söylemiş. Bilgiyi içselleştirmeye sekte vurduğunu, hafızayı zayıflattığını öne sürmüş. Ben ise unutulması gereken her şeyi not etmemize aracı olduğu için tam tersi bir gerekçe ile yazının evrim sürecinde bizi geçmişe bağımlı kılan yegane araç olduğunu düşünüyorum. Geçmişin zihnimizde edindiği yerin ise beynin evrimsel gelişimini yavaşlattığını söyleyebilirim.

Günümüz yazma ve okuma eylemlerinde değişen eğilimler görünüyor. Çevremdeki insanların okumadığının farkındayım, yazma konusunda da çekimserler. En azından okul çağındaki çocukların klasikleri okuma telaşı yok. Drama, kurgu, yaratıcılık alanında zihinsel yatırım azaldı, çünkü formasyon değişti. Bir balinanın midesinde yaşayan yaşlı bir adamın dünyasına girmeden daha rasyonel bir gerçeklikle eğitim alıyorlar. Kırmızı başlıklı kız artık travmatik bir çizgi kahramanı. Kimse devler ülkesinde cüce olmuyor, ormanın içinde çikolatadan bir ev bulmuyor. Daha düzlemsel bir evrendeyiz. Bilgi çağındayız, hayal dünyası ötelenmiş.

Amerika’daki katılımcılar ile yapılan güncel bir araştırmada şöyle bir sonuç elde edilmiş: son yirmi yılda herhangi bir kitap ya da günlük makale okuyan insan sayısı yüzde 40 oranında azalmış (University College London, 2025). 17-18 yaşındaki gençler ile yapılan araştırmalarda şöyle bir sonuç açıklanmış; 1970’lerde günlük kitap ya da magazin okuyan kişi sayısı oranı yüzde 60’tan, 2016’da yüzde 16’ya düşmüş (Monitoring the Future Survey). On yıl sonrası günümüze denk gelen 2026 için belki radikal bir makas oluşmamıştır ama okuma oranlarında yine de düşüş olmuştur diye tahmin ediyorum. Meşhur Guinness reklamındaki tersine evrim gibi, yazmanın ve okumanın olmama ihtimali olan tersine bir evrene doğru ilerliyoruz (Guinness NoitulovE, 2005 tarihli reklam filmi).

Askıda Evrim

Yazıyı bulunca sistemli bir düşünme evresine geçiş yaptık, fakat duygusal anlamda yapacağımız evrimsel ilerlemede belki de geri kaldık. Evrim sürecinin askıda kaldığı zaman diliminde milyarlarca insanla beraber bir yaşam döngüsü içerisindeyim. Kim bilir kaçıncı kez tekrarını yaşadığımız bu döngüler: kadınların toplumdaki yeri, fakirlik, kölelik, eşitsizlik, savaş, dengesizlik, doğayla uyumsuzluk, şiddet ve diğer suçlar 20 yıl önce de, 2.000 yıl önce de, 20.000 yıl önce de vardı. Zekamızla gelişen ve değişen bir organizma iken aynı toplumsal başarısızlıkların günümüzde hala tekrar etmesi duygusal olarak donmuş ya da askıda kalmış bir evrim sürecine inanmaya itiyor. Aynı davranış kalıpları içerisinde yüz yıllardır deviniyorsak burada oransal bir sabit vardır diye düşünüyorum. Değeri asla değişmeyen, her zaman aynı kalan, değişmezlik ilkesine sadık ve üstelik evrensel. Artı eksi zamanda, artı eksi teknolojide, artı eksi sistemlerde hep ama hep aynı kalan, sosyal bir sabit: toplum!

Benim büyük dedem Türkmen boylarından Anadolu topraklarına göç ediyor, Malatya’ya yerleşiyor; babam Almanya’ya göç ediyor, amcamlar Adana’ya, sonra biz de Adana’ya göç ediyoruz. Ben sonra İstanbul’a göç ediyorum. Şu ana kadar beş farklı şehirde ikisi başka ülkelerde olmak üzere hayatımı yaşadım. Yaşadığım toplumların bir sabit olduğunu söylemek anlamsız duruyor. Ama!

Londra’da yaşarken ırkçı söylemlere maruz kaldığımda, ataerkil bir ailede büyüdüğümde, işyerimde mobinge uğradığımda, kadın olmanın zorluklarıyla yüzleştiğimde, benim yaşadığım çağ ve öncesi için aynı şeyleri yaşadığımızı hissediyorum.

Biraz yürüyelim ve zihnim netleşsin.

‘Kültürel Gecikme’

Tüm bu düşüncelerimle okuma yaparken William F. Ogburn’un 1950’lerde geliştirdiği ‘Cultural Lag’ kavramı ile karşılaşmıştım, bir gecikme veya donma halini rasyonel bir şekilde temellendirmişti. Türkçeye ‘Kültürel Gecikme’ ya da ‘Kültürel Donma’ olarak çevrilmiş ve kültürel değişmenin yol açtığı toplumsal gerilimlerin, kurumlar arası değişme ivmesindeki farklılıklardan kaynaklandığını savunmuş. Şunu söylemek istiyor; mesela yaşadığımız sosyal medya ve yapay zeka döneminde yetişen yirmi beş yaş altı, çalışma hayatına girecek olan gençler ile kurumsal iş sahaları aynı gündem, sosyal algı ve tüketim alışkanlıklarına sahip değil. Bu durum büyük bir boşluk ve mutsuzluk dalgası oluşturuyor. Asya ülkelerinde, daha doğrusu teknolojik gelişim ivmesinin yüksek olduğu toplumlarda yavaşlık, çalışmaya direnme, aile evinde çocuk olarak çalışmadan yaşamaya devam etme gibi her sene yenilerinin eklendiği akımlar, bu derin kültürel ve yapısal farklılıklara tepki olarak oluşuyor, gerilim tırmanıyor. Özetle, teknoloji ve tüketim alışkanlıkları son yirmi yılda çok hızlı değişti, ama kurumlar aynı ivmede iş yapma biçimlerini değiştiremedi. Bu değişimler sağlanmadığı müddetçe de sorunlar katlanarak artmaya devam edecek. Bu bir kültürel donma örneğidir.

Evrimsel donma ile bir geçiş yakalama niyetindeyim. Modern şehirlere geçmeden önce komün oluşturmuş, devletleşmiş ama daha ilkel şartlarda yaşarken birden kendimizi gökdelenlerin, yoğun araç trafiklerinin olduğu betonlaşmış, doğadan uzak ve gürültülü bir dünyada bulduk. Keskin bir şekilde doğayla temasımız kesildi ve masa önü işlerle ya da çalışma bantlarının olduğu üretim tesislerinde kapalı ve aralıksız bir sisteme uyumlanmaya çalıştık. Beyin, beden ve ruhsal gelişimimiz böyle bir adaptasyona hazır değildi. Henüz evrimsel süreçte gelişmeye devam ederken, el becerisi ve zihin becerisinde bir üst versiyonumuza çıkma yolundayken – yavaşladık.

Modern yaşamın insanları evrimsel referanslarında (genotiplerinde) kayıtlı olan daha primitif ve güvenli döneme ittiğini düşünüyorum. Bir kaç bilim insanının savunduğu insanların korku ve panik anlarında ilkelleşmesi düşüncesine paralel bir açıklama demek mümkün. Kısacası modern hayatın yükünden korkmuş durumdayız, bu sebeple savaş ya da kaç durumunda toplumlar halinde sürükleniyoruz. Kültürel gecikme açıklamasında olduğu gibi kültürel, sosyolojik, zihinsel ve duygusal bir gecikme yani donma yaşıyoruz.

Çöküş Bilimi

Son otuz yılı düşünün yaygın internet ağı, hücresel veri, mobil telefon, sosyal medya, meta dünyası, kripto, NFT, yapay zeka… Sürekli yeni bir teknoloji geliyor, teknolojiyi sürdürme ve baskın teknoloji haline getirme maliyeti artıyor, çöküş gerçekleşiyor. Çözüm üretmek için yeni bir teknoloji, girişim kurgulanıyor.

Kompleksleşen modern toplumların sosyo-politik karmaşıklığını çözmek için yeni kurumlar, teknolojiler ya da yeni bir çatışma ortamı üretmesini çöküş olarak değerlendiren bir düşünce var. Teknoloji sıralamasında olduğu gibi, parlamenter sistemden otoriter tek yapılı bir sisteme geçmek, petrol yerine elektrikli araçlar üretmek, ticaret esaslı savaşlar, tarım ve tekstil gibi üretim hatlarını başka ülkelere taşımak, çocuk işçi çalıştırmak, yeni tarım ürünleri üretmek, ve yakın gelecekte olacak su savaşları aslında çözüm üretmek içindir. Fakat bu yeni yapıları sürdürmek, sürdürülebilir kılmak yeni bir çatışma ortamı yaratır ve sistem çöker (Karmaşık Toplumların Çöküş Teorisi, Joseph A. Tainter). Sonra toplumlar daha basit ve ucuz formuna geri çekilir.

Konu hiçbir zaman yeni yapı ve oluşumların ahlaki olarak etik olmaması ile ilgili değildir; savaşlar, ölümler, darbeler, otokratik yönetimler, hızlı gelişen teknolojik devrimler değildir; din, inanç sistemleri, ırkçılık, göçmenler değildir. Yeni yapılar genişlemek ve büyümek ister, zamanla karmaşıklaşır ve düzeni sürdürmenin maliyeti yükselir. Konu aslında bu maliyeti karşılayabilmek ile ilgilidir.

Sürdürülebilirlik kavramları ile ilgili çalışmalar yürüten iki bilim insanı ‘Çöküş Bilimi’ diye bir kavram üretmiş, yıl 2015. Pablo Servigne ve Raphaël Stevens’ın yazdığı ⁠”Her Şey Nasıl Çökebilir?” isimli kitapta geçen bu taze kavram çöküş gerçeği ile yüzleşen insanların yaşadığı şok, yas, kaygı, üzüntü, açlık, fakirlik gibi süreçlerde toplumsal dayanıklılığı inceliyor.

Çöküş bilimi iklim, sürdürülebilirlik, yeşil dönüşüm gibi kavramlar etrafında dolaşıp sosyoloji, antropoloji ve insan psikolojisi gibi çapraz bilimlere doğru genişliyor ve anlamlı bir cevap arayışına giriyor. İklimlerin, doğanın tükenmesine eşlik eden kaynak noksanlığı, toplumların medeni olma halinden de azaltıyor. Bir toplum insan olmak için geliştirdiği medeniyet dediğimiz kaynaklarını da yitiriyor, gördüğünden yani görgüsünden geriye düşüyor. İd ve egomuzun gelişim noksanlığında evrimi ve yazıyı hızlıca suçladım, fakat bizi daha ilkel davranmaya iten açlık, kuraklık, susuzluk, yani kaynaksızlık var. Toplumun çöküşünü hızlandıran yokluk, döngüleri görünür ve sürekli kılıyor.

Toplum değişiyor ve gelişiyor gibi görünüyor, fakat temel davranış kalıplarını sürdürmeye devam ediyor. Dolayısıyla, toplum duygusal alanda bir sabit gibi davranıyor.

Bir centilmen olmak için W. Thackeray en az üç kuşak geçmesi gerekir demiş, aslında görgüden bahsediyor. Toplumu bir sabit olmaktan çıkarabilmek için kaç medeniyet kurulması ve çökmesi gerekiyor bilmiyoruz. Sümerlerin yaşadığı ve yazıyı bulduğu medeniyetin topraklarındayım. Bir mağara duvarında attığımız ilk çizgiden bu yana problemlerimiz aynı.

Yürümeye devam ediyorum.

Referanslar ve Okumalar:

Okuma – Yazma Araştırma Notları:https://www.cell.com/iscience/fulltext/S2589-0042(25)01549-4

Okuma Alışkanlıkları Üzerine: https://www.theatlantic.com/magazine/2026/08/reading-crisis-postliterate-age/687618/

Kitap: The Collapse of Complex Societies, Joseph A. Tainter

Yayın: Culture and Social Change, Selected Papers, William F. Ogburn

Guinness Reklam Filmi: 

https://www.youtube-nocookie.com/embed/qINiB3ndGmU?rel=0&autoplay=0&showinfo=0&enablejsapi=0

Kitap: How Everything Can Collapse: A Manual for Our Times, Pablo Servigne and Raphael Stevens


📩The Walking Letter bültenime ücretsiz abone olabilirsiniz 👉

🛍️The Conversation Cards’a’ erişim sağlayabilirsiniz 👉

🎙️Doğru Sorular Soruyorum Podcast Şov 👉

📧 İletişim ve bilgi almak için: deniz@dowellness.co


Discover more from DO Wellness Co.

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Leave a comment