Gece ve Gündüz, Şimdi ve Sonra, Kafatasımın İçinde: Bir Kütle!

Zihnimin tıkandığını daha çok hissediyorum son birkaç yıldır. Değişkenler çok fazla, iş, özel yaşam, gündem her şey olabilir, ya da hepsi bir blokaj gibi sanki kafatasımın içine yerleşmiş bir kütle; hissimin doğru tarifi bir kütle! Bir buz kütlesi de değil su içinde, bir dağ yamacı da değil, top gibi değil, volkan gibi canlı da değil, sadece bazen daha yakın bazen daha uzak ama hep orada.

Yürüyüşe çıkıp anlamalıyım, beni donduran problemi, zihnim mi, bedenim mi, ruhum mu, nerede sıkıştım. Kütlenin kaynağı ne?

Bacaklarım hareket etmeye başladığı anda düşüncelerimin de akmaya başladığını düşünüyorum demiş Yürümek kitabında Henry David Thoreau, ve ben yürüyorum, düşünüyorum.

Genelde karar vermek için yola koyulurum, yürümekle karar verme arasında direkt bir bağlantı olduğunu düşünüyorum ama bilimsel bir ispatı yok. Bilim yürümenin aktif bir düşünme sistemini desteklediğini doğruluyor ama karar vermekle ilgili bir araştırma sonucu bulamadım. O sebeple benim tecrübelerim bu yönde diyerek ısrarcı olmadan bırakıyorum. Bugün fiziksel olarak da hissettiğim tıkanmanın kaynağını bulmak için yürüyorum…

Yürümek bizi susatıyor, acıktırıyor ve en önemlisi düşündürüyor. Yürüyüşümün sonunda, susarsam ve acıkırsam fiziksel olarak büyük bir tehlike içinde değilim demektir. O zaman ruhumun inceliklerinde gezinebilirim, çünkü zihnim de bu süreçte hareket edecek. Yürüyüşümle aynı hızda: bir iki, bir iki…

Zihin ve ayaklar arasında meraklı bir bağ var. Hayatı sorgulayan kişilerin Antik Yunan’da aylakça yürüyüş yapanlar olduğu söylenirmiş. Aylaklık hayat için gerekli bir meziyet, çocukken neden bu kadar kötülediklerini bilmiyorum, öyle bir hedefi olmayan yürüyüşlerin, zihinsel aktivitelerin yaratıcılıkla buluştuğunu kimse bilmez miymiş. İnsanın aylaklık zamanı olmasaydı, bir kahvenin tadı aynı olur muydu emin değilim. Amaçsızca, önüne arkasına işler dizmeden kahve içerken size de daha lezzetli gelmiyor mu?

Virginia Woolf, yürürken kelimeler ayağıma takılır gibi oluyor demiş. Yazarların yürümek ve yazmak bağları çoğunlukla güçlüdür. Önü açık arazide kimseyle rastlaşmadan yürüme ve düşünme hayallerim vardır, kimseye tanıklık etmeden zihnim içinde akmak müthiş bir şey olsa gerek, tıpkı yazmak gibi.

Başka bir isim Jean-Jacques Rousseau ise düşüncelerim ancak yürürken akıyor, durunca duruyorlar demiş. Zihnin akışı ile hareketin bağını en iyi aktaran açıklama oldu sanırım. Yürümeye devam ediyorum…

Nietzsche, sadece yürürken doğan düşüncelere inanırım dediğinde zihnin bir sentezleme yaptığını anlatmak istemiş. Hareket ettikçe gerçek bilgiyi bulacağımıza inanmış. Olaylara açıklık getirmek ve anlam bulmak isterken sanırım Nietzsche gibi doğruyu bulma işini yürüme eylemine bırakıyorum, zihnimdeki doluluğun sebeplerini arıyorum bu yürüyüşümde…

İnsanı üç bacaklı bir masa gibi düşünüyorum, bir bacak beden ve biyoloji, bir bacak ruhsal sağlık ve hayat amaçları, bir bacak ise zihin ve üretim. Bu sebeple hareket ederken tüm masa bacaklarına temas etme şansım oluyor, ama bu üç bacağı birbirine bağlayan daha kompleks bir durum var: alışkanlıklarımız.

Alışkanlıklarımız biraz gözlem dışı, bilinçsiz kalan gölge taraflarımız, eğilimlerimizdir. Nasıl düşündüğümüz, yediğimiz, konuştuğumuz, dert edindiklerimiz, geçmiş ve gelecek kurgularımız dahil üç bacaklı masa üstünde kalan yığınlardır diye tarif edebilirim. Sermayenizdir de demem mümkün. Sosyal çevremiz, aile, kültür, politika, popülist yaklaşımlar, gelenekler davranış kalıpları geliştirmemize sebep olur ve bakış açılarımızı etkiler. Farkında olmadan kararlarımızı ve eylemlerimizi nihayetlendirir.

Bu durum bireysel de değildir, kolektif olarak da benzer kararlar ve davranışsal eğilimler gösteririz. ‘Habitus’ kavramından bahsediyorum. Habitus kavramını detaylandıran ve bir çerçeve çizen isim, Fransız sosyolog, Pierre Bourdieu kısaca şöyle özetler: “Toplumun insanın içine işlemiş biçimi”. En basit haliyle şunu söylemek mümkün; çok sıvı tüketiyorum, su ve çay içmek susuzluğumu gideriyor dediğim alışkanlığımın, susuzluğumu giderme eyleminden önce ailemin çaya olan merakı, ev içerisinde sosyalleşirken ya da sıkılınca içilen bir sıvının, ayrıca toplumsal karşılığının ve kabulünün olmasının yansıması da olabilir. Muhtemelen de böyledir. Ama gözlemleyemediysem, farkındalığım yoksa bu alışkanlığı susuzluk, sıvı tüketme ihtiyacı olarak tanımlamam da hatalı olmazdı. Tekrar eden ve çoğu zaman farkında olmadığımız bu alışkanlıklar bir Habitus oluşturur. Her şeyi genellersek, Türkler çok çay içer demek mümkün. 1970’lerde Türk gibi sigara içiyorsun yakıştırmasının yerini baskın tüketimlerimizden olan çay globalde yerini aldı. Ve çay topluma özgü parodileşmiş kimliğe dönüştü. Yani benim çay zevkim karikatürize edilebilir bir kimlik belirtisi oldu. Oysa ben kendimi toplum normlarının dışında düşünebilen, objektif kalabilen bir insan olarak ve dahası dünya insanı olarak tanımlarken, en temel Türk insanı özelliklerimi koruyorum. Bu da asla rastlantısal değil.

Burada olan biteni Bourdieu oldukça iyi açıklamış, onun desteğini almak isterim. Benim gibi ayrıştığını düşünen insanlar için, şöyle bir özeti var: yoğun sermaye grupları kültür değişimlerine uyumlanır ve yönlendirirken; düşük sermaye grupları uyumlanmakta zorlanır. Nedir bu sermaye: para, mülk, gelir, eğitim, dil, zevkler, diplomasi, ilişkiler, ağlar, tanıdıklar, prestij, itibar, meşruiyet; başlıklara bölersek eğer ekonomik, kültürel, sosyal ve sembolik sermaye. Ve bu sermayeler yoğunlaştığında belirli zevkler, zaman kullanımı, beden dili, risk algısı, gelecek kurgusu doğal hale gelir. Alışkanlıklarımız, benim çay içmem bilinçli bir tercihken, benim çocukluğumda yoğunlaşmış eski sermayenin simgesi iken, güncel dahil olduğum sosyal normlarımda karşılığı kalmamış bir alışkanlık olarak devam ediyor. Ve şu da şaşırtıcı değildir, Türkiye sınırlarında bir dünya insanı iken, globalde milli değerlerini savunan bir Türk birey olmamız. Sadece çaydan bahsetmiyoruz, bahsetmiyorum artık. Sosyal sermayesi değişmiş, eski sermaye ile de uyumlu olmasa da yaratmak istediği sermaye grubuna eski alışkanlıklarını taşımış bir bireyi tanımlıyoruz.

Sosyal sermayemiz değişse de alışkanlıklarımız bizi şekillendirir. Yine kendi üzerimden devam etmek isterim, çocukluğumda en sevdiğim diğer bir içecek süttü ve süt günümüz dünyasında insan bedeninin olumlu yanıt vermediği bir gıda kategorisine alındı, sağlıklı olup olmadığı sorgulanıyor. Oysa ben hala sağlam bir süt tüketicisiyim. Tüm sosyal, sağlık çerçevesinde yapılan açıklamaları kök inancımla eritiyorum ve muhafazakâr bir hal takınıp sütün bana iyi geldiğini savunuyorum. Elbette süt tartışılır, bilimsel kutuplaşmalar da var yararı konusunda ama burada altını çizmek istediğim konu alışkanlıklarımın beni sağlık gibi bir konuda nasıl muhafazakâr kıldığı. Sütü tartışmaya dahi açmıyorum, bu hem yetiştiğim eski sermayeye bağlılığım ve köklerim ile ilgili hem de öyle görünmese bile kişiliğim ve ruhsal değerlerimle ilgili.

İnsan sağlığından, bütünlüğünden bahsederken dönüşen sermayelerimizin bir toplamı olduğumuzun tekrar altını çizmek istiyorum. Yediğimiz elmanın, içtiğimiz çayın, süte duyulan sadakatin, öncelikle kötüyü düşünmenin, batıl inançların, iyilik ve kötülük, güzellik ve çirkinlik gibi kavramların, ahlak ve etiğin anlamının sadece sözlük karşılığı ile açıklanmayacağını anlamak gerekiyor. Tüm tanımlar, ritüeller, duygular, yenilen besinler, düşünceler sermayelerimizden türeyen alışkanlıklardır ve alışkanlıklarımızın kökleri, bağları vardır; sadece ihtiyaçlar ve talepler listesi değiller.

Bazen bir alışkanlığı kesip atmanın kişinin varoluşuna karşılık geldiğini anlatmaya çalışıyorum aslında. Benim hikayemde, yemek konusunda huysuz geçen çocukluğumda süt ve hatta ballı süt anlamlı bir eylemdi. Aile için besleyici bir süt içmiş olmam huzur ve yemek yememe kaosunun bitmesi, benim için sevdiğim gıdayı tüketebilmenin özgürlüğüydü. Süt içmek benim için bireyselliğe ilk adımdı.

Şu anımı anımsadım konuşurken; Londra’da eğitim alırken bir süre Koreli bir ailenin yanında kalmıştım. Ev sahibi kadın fiziksel bir alerji geliştiriyordu ve gıda testinde pirince alerjisi olduğu ortaya çıkmıştı. Bu konuyu aktarırken yüz yıllardır atalarımın yediği bir gıdaya nasıl alerjim olabilir diye yakınıyordu. O zaman anlamamıştım demek istediğini, alerjisi çıkmış yememeli neden inatlaşıyor durumla diye düşünmüştüm. Koreli kadının ülkesinde ayrı, eşi ve çocuğu ile Londra gibi kozmopolit bir şehirde verdiği yaşam mücadelesinde köklerine, kimliğine ait bir besinle yollarını ayırmak istememesini şimdi anlayabiliyorum.

Bazı eskimiş söylemlerimizi de alışkanlıklarımız ile açıklamak mümkün. Büyüklerimiz ve ben de dahil şunu söylüyoruz, eskiden böyle değildi, eskiden daha güzeldi, eskiden daha iyiydi, eski muhteşemdi. Çünkü biz farklı bir sermayenin üyeleriydik. Yeni sermayelerde tam olarak dönüşmeyi başaramadık. Bu sebeple de azınlık gibi hissetmek çok da yanlış bir ifade değil. Toplum dışında kaldık.

Yürümeye devam ediyorum, sanırım zihnimde belli bir açıklamaya yaklaştım. Zihnimdeki kütle eski sermayem, alışkanlıklarım, bırakmak istemediklerim, ballı sütüm ve yeniye uyumlanamayışım…

Ama süt içmenin ötesinde kompleks bir durumla karşı karşıyayım gibi hissediyorum.

Yaşadığımız ve yaşattığımız sermayenin izlerini bedenimizde, ruhumuzda ve zihnimizde görmek mümkün. Benim bedenim eskiyi zihnimde harmanlayıp, paketlemiş ve bir kütle yaratmış, önünden arkasından düşüncelerim akıyor ama aslında hiçbiri tam değil. Hissettiğim zihin tıkanıklığı bu: sesteş, fikirdaş bulamamak, görememek.

Kafatasıma yerleşmiş bu kütlenin yalnızlığı da hiçbir cisme benzememesi de anlamlı geliyor şimdi.

Deniz Özalp

 

Referanslar

Pierre Bourdieu, ‘Habitus’ Kavramı, ‘The Forms of Capital’

‘Dictionnaire Bourdieu’, Christiane Chauviré

Bourdieu & Passeron, ‘Reproduction in Education, Society and Culture’

  


Discover more from DO Wellness Co.

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Leave a comment